Takım ve İçe Dönük Kişilikler

Takım ve İçe Dönük Kişilikler

            Bir voleybol takımı örneğiyle başlayalım: Takımda birazdan anlatacağımız bakış açısı yönünden iki temel profilde oyuncu olduğunu düşünebiliriz; birinci gruptaki oyunculara örnek vermek gerekirse, oynadığımız maçın her bir sayısından sonra “haydi” diyen, sesini duymak ve duyurmaktan çekinmeyen, gayrete getirmek için sürekli çaba sarf edenler... Ki bu voleybolda benim de içinde olduğum grup. Bu grubun egosu konusunda zaten bir soru işaretiniz yoktur; takımı yüksek sesle odaklama işinin önemli bir bölümü aynı zamanda bir liderlik gösterisidir: Diğerlerinin, tribünlerin ve hocanın da bunu görmesi önemlidir... Ama yanılgıya da düşmemek gerek zira diğer oyuncular aynı miktarda ses çıkarmıyor olması, en motive oyuncunun ben olduğumu ya da en iyi ve doğru fikirlerin bende bulunduğunu göstermez.  Hatta tam tersi, diğer gruptaki oyunculardan birinin bütün maç susup da, zurnanın zırt dediği maç sonu molasında bir kez konuşması veya sahada bir sayıdan sonra şevkle “haydi” demesi belki benim bütün maç istikrarla yaptığımdan daha etkilidir... Daha doğrusu, takım için en iyisi, tartışılmaz bir şekilde iki gruptan da oyuncuların bir arada olması ve her ikisinin de maçın farklı bölümlerinde kendini ifade edebilmesi, yani kendine uygun şekilde takıma katkı yapmasıdır.

            Voleybol, içedönük kişilerin takım hayatları için kolay bir örnek zira o altı kişinin saha içinde, sezon boyunca süren bir mahremiyeti, bir kardeşlik duygusu var. Adrenalin ve nabızla birlikte herkes havaya giriyor ve takım psikolojisi işin kalan kısmını hallediyor çoğu zaman. Oysa iş hayatında içinde bulunduğumuz takımlar tam tersine sakin, protokollere uygun iletişimin kurulduğu, adrenalinin fazla yükselmesinin hoş karşılanmadığı ve bireysel kariyere zarar verdiği ortamlarda işini görüyor. Dolayısıyla içedönük, öyle uluorta konuşmayı veya bir anda ortaya atlamayı sevmeyen takım üyelerinin kendilerini ifade olanağı da sınırlanıyor. Hele toplantı veya toplum önünde konuşma gibi durumlarda bu katılım iyice zorlaşabiliyor.

            İş hayatında en çok söz alanlar mı en iyi fikirlere sahipler? Bu kişiler lider veya yönetici  oldukları için mi söz hakkının çoğunu kullanıyorlar (yani sadece bunu yapabildikleri için mi) yoksa gerçekten sözü en dinlenecek kişiler onlar olduğundan mı? Ne yazık ki on yılı aşkın takım çalışması eğitimleri ve ondan önceki bir o kadarlık antrenörlük deneyimlerim tam tersini gösteriyor... Takım içinde sözü ilk ya da en sık alanlar genellikle bunu dışadönük kişilikler olduğu için “yapabilenler” oluyor; tabii söz söylenir söylenmez de arkasından devreye egonun girdiği, fikirlerin savunulması ve kabul ettirilmesi bölümü başlıyor ki, bu yüzden diğerlerinin zamanı ve hareket sahası daha da kısıtlanıyor.

            Karar alma sürecinde bir takımın ortak aklı, içindeki bireylerin herhangi birinin tekil aklından her zaman daha üstündür; yani aslında bir kararın içinde ne kadar çok görüş ve farklı bakış açısı varsa o kararın “en iyisi” olma şansı o kadar yüksektir. Tüm takımın fikrini duymak da, birinci gruptakilerin doğal olarak düşüneceği gibi herkesin “konuşmasıyla” olacak bir şey değil, takım içinde bilinçli olarak kurulacak sağlıklı iletişim mekanizmasıyla “herkesin sözünün duyulabileceği” ortamı yaratmaktadır. Aslında bir kez daha konuşmak değil dinlemekten bahsediyoruz; ama bunu yalnızca ikili ilişkilerimizde bireysel olarak yapmaktan değil, içinde bulunduğumuz takımların çalışmalarında da bilinçli ve kollektif şekilde uygulamak, diğerlerine de bunu yayabilmekten bahsediyoruz.

            Bazı çok değerli cevherler yüzeye yakın olmadıkları için onları bulup çıkartmak biraz daha emek isteyebilir, ama sonucu takım açısından buna değecektir. Zaten birbirini dinleme ortamını yaratabilen takım içinde oluşan karşılıklı saygı hissi de, takımın yapıtaşı olan güveni kendiliğinden kurmaya başlayacak, bu saygıyı hisseden içedönük oyuncuların katılımı, dolayısıyla da takımın başarısı giderek artacaktır. Sözün özü, kendimden örneklediğim “birinci gruptaki” takım oyuncuları olarak lütfen bilelim ki, takımlarımıza ve içinde bulunduğumuz işlere yapabileceğimiz en büyük katkı bazen yalnızca susmayı başarabilmekten geçiyor! 

18 AĞUSTOS 2012

SERKAN ÖZİZMİR

FLAMA Training & Consultancy